2 Şubat 2008 Cumartesi

Fırtınaya dair

Fırtına, hep doğal afet olarak bilinir. Fırtınalı deniz, fırtınalı hava, fırtınalı ile başlayan onlarca tanımlama. Fırtına, iki şeyin habercisidir bence. Biri havayı temizlediği için temizliğin, diğeri ise durağanlılığa karşı hareketliliğin.

Oysa insan için fırtına hep temizlik ve hareketlilik ya da birini getirmeyebiliyor. Bazen bir fırtına, denizleri yarar gibi vurur insanı. O zaman, kabına sığmayan çağlayan gibi coşar. Bazen, acımasızca karayı vuran bir top ateşi gibidir. Habire döver sabahlara kadar.

Fırtınayı sakin karşılamak, nasıl bir tezattır. Oysa, dünya fırtınayı sessiz karşılamak için kurulmuştur. Uyumaya daldığınızda yakalandığınız bir sürü rüya hep fırtınalıdır. Güç sizi vurur, yaralar, kısar gözlerini acımadan bir daha, bir daha...

Sonrası güzeldir, her acı gibi, der gibi, elem gibi... Baharı, rahatlığı, güzelliği getirir. Fırtına ruhun büyümesidir, aynı zamanda. Daha büyük iyilikleri içine almak için. Daha fazla güzellik vermek için büyüme. Baharın büyüklüğü oradandır, sihri de. Hep o zaman aşık olunur, en azından şiirlerde. O zaman, yazılır karşılıklı sevda fermanları... Düşler...

Bir bakarsınız yaz olmuş. Fırtına çıkar her yaz. Sırf yazın içerisinde hesap sorar gibi, gününü sorar gibi. Rahat yok mu dediğinizde de sıcaklar vurur. O zaman "fırtına" çığılıkları basar, mavi suların hemen yanındaki kızgınlıklarda. Kum avcuna alır, silkeler insanı. Adeta fırtına gibi. Fırtına hep vardır, derler ya. Yoksa yaz ayında ne işi var fırtınanın. Haddine mi, diyecek neredeyse...

Bir bahar yeşermek içinse, diğeri solmak içindir. Ama başka bir aşk başlar... Sevda ezgileri çağıldar, kuşlar orkestra olur, yaprakların düşmesini sayarlar. Her yaprak düştükçe, bir sevda başlar. Her yaprağa bastıkça, sevdalar aşka yürür. Yürüdüğün yolda, acı, dert, elem, keder ve tabii ki rahatlık vardır. "Zıtlıklar dünyası"nın hediyesidir aslında. Bir fırtına öncesi sessizlik...

Kış fırtınayla gelir. Yapraklar düştükçe insanlar sevilir. Sevildikçe aşık olurlar... Yağmur ve fırtınayla başlayan kış, ruhların sıcaklığına yenik düşer. Zıtlaşma devam eder, hep... Kardan adam ile meydan okurlar insanlar, kışa. Sonra da eriyip gitmesini seyrederler. Fırtına yine gelir... İlkbaharın habercisi gibi. O gibi...

Hayatta bir mevsimler kuşağı, bir gökkuşağı kadar enterasan ve sade. Kışla üşüyen biz, yaz ile terlerken, baharların tadını çıkarmayı unutturur. Stres, iş, insanlar, para, pul, ne varsa hepsi... Hayatta yapacaklarımız hep bir fırtınaya yenilecek kadar kırılgan ve narindir. Biri vardır, hani saatlerce nefes almadan konuşacağımız. Bir de bizi biz yapan biz. Hangi bize değer verdiğimiz de önemli ya. Fırtına da, rüzgar gülü döner, rüzgar trübünü uçar, rüzgar gibi yetişenler unutulmadan yaşar. Fırtına öncesi, o "biri"ne "sensin" demek. Birlikte ağlamak, birlikte gülmek; bir anlamda dertdaş olmak, paylaşmak. Hayatın acımasızlığına birlikte kalkan olmak. Fırtına vursa da, önüne atılmak. Bana vur diye meydan okumak... Zora düştüğünde benim için "biri" var diyebilmek. Uçsuz bucaksız hayat denizinde bir kayıkta olduğumuzu varsayarsak, kayık su alıyorsa sizi sırtında taşıyacak kadar yürekli olacaksa, fırtına olsa ne olur, olmasa ne olur? Hayat dursa ne olur, durmasa ne olur? Sırt sırta verip, bu fırtınanın üzerinde kayak yapar hale gelmek önemli. Dünya dediğiniz de, sırtınızı gösterirseniz binecek çok kişinin olduğu bir yer. Sizin sırtınızı gösterdiğinizde, size "önce sen" diyebilecek ikinci kişiyi bulmak çok zor. Fırtınada "önce sen" diyeceği buldunuz mu?

Mustafa Özcan

27.11.07 – 02:04

Hiç yorum yok: